Osmanlı İmparatorluğu döneminde ve yakın tarihi Cumhuriyet döneminde İstanbul'un gıda ihtiyacını karşılayan kent bostanları, şehrin iaşe sisteminde kilit rol oynamıştır. Bu bostanların hem üretim hem de güvenliğini sağlayan Bostancı Ocağı ise önemli bir saray teşkilatıydı.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul'un artan nüfusunun temel gıda ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla gelişmiş bir iaşe sistemi oluşturulmuştu. Bu sistemin önemli bir parçası olarak, halkın günlük sebze ve meyve gereksinimi şehrin belirli bölgelerinde kurulan ve "bostan" adı verilen bahçe ve tarlalardan sağlanıyordu. Bu bostanlar, Bizans döneminde de var olan ve değerli bir meslek olarak görülen bostancılığın devamı niteliğindeydi.
Fatih Sultan Mehmet'in fethinden sonra harap durumdaki şehrin imarı ve ekonomik hayatının canlandırılması için tüm vilayetlere gönderilen bir fermanla bağ ve bahçecilik teşvik edildi. Bu ferman, halkı şehre davet ederek şunları bildiriyordu: «İsteyen gelsin. İstanbul’da evler, bağlar ve bahçeleri mülküyle veriyorum. Dileyen gelsin alsın.(Aşık Paşazade 2003: 219)»
Bu teşvik sayesinde İstanbul kısa sürede ekinlerle ve zerzevatla yeşerdi. Yedikule'deki Altınkapı dışı araziler, lahana, pırasa, soğan, sarımsak, kabak, havuç, salatalık, kavun ve nar gibi çeşitli zerzevatın yetiştirildiği başlıca bölgelerdendi. Ayrıca sur duvarları boyunca ve Lykos Deresi (Bayrampaşa) etrafında yayılmış olan bostanların yanı sıra, vaktiyle farklı amaçlarla kullanılan üstü açık sarnıçlar da bağ ve bostan haline getirilerek üretim alanları genişletildi.
Şehrin taze sebze ve meyve ihtiyacını karşılamadaki kritik rolleri nedeniyle bahçe ve bostancılık oldukça önemliydi. Bu öneme binaen, geçmişi I. Murad dönemine uzanan ve İstanbul'daki en büyük silahlı kuruluşlardan biri olan "Bostancı Ocağı" adında bir saray teşkilatı kurulmuştu. Bu ocak, sadece bostanların sorumluluğunu üstlenmekle kalmıyor, aynı zamanda tüm sarayların korunmasından da sorumluydu. Tarihçilerin kayıtlarına göre, IV. Murad döneminde İstanbul'u ziyaret eden Du Loir, bostancıbaşıların emrinde yaklaşık dört bin bostancı olduğunu belirtirken, 18. yüzyılın sonunda Oliver ise bu sayının on bine ulaştığını ve güvenlik amacıyla genellikle Müslüman çocuklardan seçildiğini aktarmıştır. Nitekim, Topkapı Sarayı içindeki bostanlarda görevli Bulgar ve Ermeni bahçıvanların, Enderun Hazinesine ait sebze bostanlarının Gülhane Cephaneliği’ne yakınlığı nedeniyle,
çıkarılarak yerlerine Müslümanların atanması, bu güvenlik tedbirlerinin bir göstergesiydi. Bostancıbaşılar, her yıl idareleri altındaki bahçelerde yetişen ürünlerin satış defterlerini padişaha sunar; sebzeler 200, çiçekler ise yaklaşık 17 dükkanda satışa sunulurdu. Üretimin azaldığı dönemlerde ise bostancıların vergi affı taleplerinde bulundukları kayıtlara geçmiştir.
Saraylara ait dış bahçelerin sayısı dönemden döneme değişiklik gösterirken, 16. yüzyılın sonlarında 39 olan sayı, 17. yüzyıl ortalarında 61'e, 1778'de ise 62'ye çıkmıştır. İstanbul, doğal bitki örtüsü açısından zengin olsa da, saray bahçeleri için taşradan sürekli taze ve sağlıklı fidanlar getirtilirdi. Anadolu yakası, ılıman iklimi sayesinde üzümcülük için elverişli koşullar sunuyor ve özellikle Üsküdar, yerli ve yabancı seyyahların hayranlığını kazanan önemli merkezlerden biri olarak öne çıkıyordu.
İstanbul içinde ve çevresinde, Eyüp ve Bahariye bahçelerinde menekşe, lale, sümbül ve Bahariye sırtlarında fulya yetiştirilirdi. Beykoz ayşekadın fasulyesi, Çengelköy hıyarı, Bayrampaşa enginarı, Yedikule marulu, Langa hıyar ve marulu, Beykoz patlıcanı, Kavak inciri, Tuzla bamyası, Arnavutköy çileği bunlardan birkaçıdır.
İstanbul’da bostancılık, akarsulara yakın yerlerde veya derelerin denize dökülürken doldurduğu topraklar üzerinde yapılmaktaydı. Bu yerlerden en eskileri Langa bostanları, Bayrampaşa (Lykos) Deresi’nin yanındaki bostanlar, Kumkapı’nın yakınındaki bostanlar ile Kadırga Limanı’nın yanındaki bostanlardı. Ayrıca benzer durum Alibeyköy ve Kâğıthane dereleri, Göksu ve Küçüksu dereleri, Çubuklu ve Dedeoğlu dereleri etrafında mevcuttu


Yorumlar
Yorum Gönder